(HARLANMIŞ ATEŞ SÖYLENCELERİNİN SON HABERCİSİ: HAYDAR OĞUR)
(HARLANMIŞ ATEŞ SÖYLENCELERİNİN SON HABERCİSİ: HAYDAR OĞUR)
Coğrafya ile, o coğrafyanın üstünde yaşayan insan arasındaki bağ dramatik biçimde koşutluk göstermiyor mu? Bir Ortadoğu veya Güney Amerika yerlisi için de, bir İrlandalı için de, bir Basklı veya Mezopotamyalı için de, bir Balkanlı için de gözlenebilir bir durum değil mi bu? Masal, destan veya bunları her nedense hâlâ kapsamakta olan şiir bu tür coğrafyaya en yakışan anlatı türü bana kalırsa (Ama bana niye kalsın ki?!). Bu coğrafyalarda yaşayanlar, örneğin bir on dokuzuncu yüzyıl yaşantısı ve onun karşılığı olan romana evrilememiştir. Bu coğrafyalarda bale, opera, daha ileri giderek sinema ve dahası bilim, çölde suyla karşılaşmak gibi bir tansıktır.
Sözünü ettiğimiz coğrafya (Mezopotamya, Anadolu) hiç kuskusuz, andığımız öbür coğrafyalardan daha özgül özellikler taşıyor. Burası, neredeyse tarihin başladığı topraklar; ve bir zamanlar burada egemen ve “uygar" (kan ve can pahasına) mutlu(!) toplumlar yaşadı. Günümüz uygarlıklarının(!) tohumları işte burada atıldı; insan, burada “insan" oldu. Kimin ne bildiğinin, ne söylediğinin hiçbir önemi yok; Doğu, insanın da doğduğu yöndür, yerdir.
Birkaç uç tarihsel durumu (ki, sürrealizm kanımca bu uç duruma karşılık düşen son akımdır) görmezden gelirsek Batı, sanatın anası diyebileceğimiz "acı”dan kurtulmuştur. Yani Batı ve bir biçimde onun yaşantısını süren öbür coğrafya parçaları, sanata (ki sanat, insanla dizge, insanla varoluş, insanla insan arasındaki sorunsalla her şeyden çok ilgilidir) gereksinim duymayacak kadar iğreti bir düşgerçekçiliği yaşamaktadır (ki sanat, sanalda oluşmaz; varlığını hayatın damarlarından damıtır). Dahası, Batı'nın, geleneksel anlamda, insan sorunlarını içtenlikle çözmek isteyen bilimle de ilişkisini yavaşlattığı, koparmak üzere olduğu da ileri sürülebilir; zira bilim, insan sorunlarına ya da insanla doğa arasındaki sorunlara çözüm arama sanatıdır; yani, sanatla (özellikle edebiyatla) bilim kan kardeşidir (Bu kardeşlerin arasına dini ve felsefeyi de ekleyebiliriz sanırım.). Sanatın (özellikle şiirin) ömrünü doldurduğu bir ortamda bilimin var olduğunu söylemek, yalan söylemektir; en azından ham hayaldir. Oysa Batı'da, ahir zamanda "bilim" olarak ileri sürülenler daha çok, bir azınlık için diğer insanları kandırmanın bir yordamı gibi görünüyor. Yani bilim günü-müzde, ya uzayla ya (ve elbette en çok) savaşla ya da insanın (istatistikte eser derecede önem taşıyan “insan”ın, o müthiş azınlığın) ömrünü uzatmakla ilgileniyor; ki bunlar da verili gerçekil insanla alay etmekten başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, bilimsel sonuç olarak ileri sürülenlerin çoğu, bir betimlemeden ileri gitmiyor "Buluş" yok. Ya da, bilim deyince artık ilk akla gelen "buluş", bireyi daha çok tüketmeye yönlendirmenin bir aracı gibi görünüyor.
Bütün bu nedenlerle şiir, Doğu’nun sanatı olmayı sürdürüyor hâlâ. Çünkü şiir, deforme olmamış insan ve onun içtenliğinden doğar. Şiir, mekânik ve plastik olma-yanın, “sahici” olanın, doğayla barışık olanın sanatıdır. Yani güneş, insan, şiir Doğu’dan yükselmeyi sürdürüyor.
***
Uzun uzak yollardan geldiler, uzun yol yolcuları. Buradaydılar, vardılar, olamadılar. Onlara bakarak biz (biz “Türkler”), bu coğrafyada konuğuz hâlâ. Biz ve niceleri ne çok acı çektirdik onlara. Onlar ki, bu toprakların kadim sahibi kim bilir kaç bin yıldır. O ki hâlâ roman çağına erememiş, esatirlerde, mesellerde kalmış; her çocuğun şair olarak doğduğu, destanlarla, kahramanlık öyküleriyle büyüdüğü bir halk. Masal çağında olduklarını ileri süremesek bile, destan çağını henüz yaşadıklarını söyleyebiliriz rahatlıkla (Olağanla olağandışının iç içe geçtiği olaylar, mekânlar, kahramanlar çağı!). Taş Devri'nin, “insan" için çağımızdan daha yaşanır bir çağ olduğunu düşünen ben, onları küçümsüyor falan değilim.
Bir yirmi birinci yüzyıl halk ozanı sayabileceğimiz Haydar Oğur’un yapıtlarında bu, açıkça görülüyor. Elbette ve yazık ki, sazla söylenemez onun yazdıkları, zira o bir okuryazar. Yazdıklarında masumiyet yok bu anlamda. Bütün yazdıkları; türler üstü. Bu da onu geç zaman destan söyleyicisi kılıyor. Ben, onun yazdıklarına epik diyo-rum ısrarla; ama lirizmin coşkun suyunda yunmuş bir epik. Yiğitliğin, acının, korkunun, yenilginin, mitolojik göndermelerin, aşkın, ölümün (özellikle doğal olmayan ölümün, o yiğitlere, kahramanlara özgü ölümün, arkadan vurularak, intihar ederek, çatışarak, dağlardaki ölümün) ve annenin... izlek olarak seçildiği bir esatir. Haydar Oğur’un bütün yazdıkları (olasılıkla yazacakları da) bölünemez, bölünmesi olası olmayan tek bir anlatının parçaları; adına ister şiir desin, ister öykü, roman ya da destan. Elimizdeki dört kitabı (Sonsuzluk Öyküleri, Dersim Kaç Behzatça Yangındır, Yeşil Paprikalar Ülkesinde Doruklara Ağıtlar, Kireç Lahitler Üstünde) beni doğruluyor. Son kitabına (Kireç Lahitler Üstünde) bir tür adı yakıştıramaması, kendisinin de bunu sezdiğini düşündürüyor. O, bütün anlatılarında bir trajedinin izini sürüyor. Geçmişi (nine, dede ve dünde yaşamış efsanevi akrabaları kullanarak) güne bağlamaya çalışıyor. Günün temel sorununa. Mutlak yenilgiye. Yenilgi hem ulusal, hem siyasi (toplumsal) hem de kişisel onun anlatılarında. Durmaksızın düşlendiği, düşlenen için kavgaya girildiği, ama hepsinden de yenilgiyle dönüldüğü anlatılıyor. Çoğunca tekil örneklerden yola çıkılıyor, ancak sonuç değişmiyor: Yenilgi! Bu, genellikle, ölüm demek oluyor. Başlarda (ilk kitaplarda) yakın zaman kahramanları söz konusuyken, son yapıtlarda bu, bir destan anlatıcısına yaraşır biçimde genelleştirilip belirsizleştiriliyor. Özlemle anılan eski zaman motifleriyle örülmüş kahramanlar ve onların yaşadıkları hayat, çağın acımasız cangılında, bir serap gibi flulaştırılarak anlatılıyor. Burada, anlatılanlar da anlatı da yoğun biçimde silikleşiyor ve bir gecik-miş tarihin içinde eriyor. Yani açıkça bir bilge tavrı seçikleşiyor: O, artık anlattıklarının bir parçası, bir oyuncu değil (aslında bütün anlatılanlar onun başından geçiyor); ümmi bir anlatıcı, anlattıklarının çoğunu kendinden önceki anlatıcılardan (söz ustalarından) dinleyip bize yaşlı bir bilge gibi sakin sakin (kendi duygularını da katmaktan çekinmeden) anlatan çağdaş bir anlatıcı.
Coğrafya, Haydar Oğur’un temel sorunsalı. O adıyla sanıyla anarak, coğrafyayı mitolojik bir mekâna dönüştürüyor, kanın, kıyımın, acının eksik olmadığı; ama yine de özlenen, düşlenen, hayıflanarak anılan bir Yeni Atlantis, İda Dağı, vaat edilen ülke, Ütopya... Bu coğrafyada, at üstünde uzaklardan gelen bilge yabancılar, gün görmüş yaşlı akrabalar, Meryem Ana gibi betimlenen anneler, tuhaf, egzotik hayvanlar (kuş-lar, yılanlar, kurtlar, geyikler...) yüce dağ dorukları, zorda kalan insanı saklayan ağaç kovukları, mağaralar, çocuk gözüyle dipsiz göller... vardır. Masalların ve destanların vazgeçilmez motiflerinden kötüler de en az iyiler kadar rol üstleniyor onun coğrafyasında: şahmaranlar, jandarmalar, askerler, devlet, kan davası güdenler...
Onun bütün anlatılarında coğrafya başrolü oynuyor: 'Yağmalanmış harita". Ama coğrafya kadar, bu coğrafyanın acımasızlığı ve coğrafyadaki sertlik ve yabanıllık da okuyana bir şey, önemli bir şey söylüyor: kar, sis, uçurum, yılanlar, kurtlar, dağlar, tepeler, uçurumlar, dikenler, delirmiş gibi coşkun akan sular, kayalar, geçit vermeyen sık ağaçlar... Dedik ya, coğrafya Ortaçağ coğrafyası: Aşiret reisleri (küçük derebeyleri), söylence kişileri, uzaklardan gelen bilge yabancılar, sanki binlerce ya-şındaki nineler ve kötüler bu coğrafyada geniş zamanın, görülen ve duyulan geç-miş zamanın hikâyesi biçiminde at koşturur. Bu coğrafyada kıyım, katl öyle olağandır ki, yaşamın bütünleyicisi, vazgeçilmez bir öğesidir. Sanki bu coğrafyanın insanları için başka türlü bir yaşam olmamıştır ve öngörülemez, Bu halk (Haydar Oğur’un bize tanıttığı halk), sanki asla başka türlü var olamaz; bu onun yazgısı ve var olma biçimidir.
Haydar Oğur, diliyle de sıradan bir Türk okurunu tedirgin ediyor, birçok nedenle: Alışılmış cümle kalıplarını kırıyor, bozuk cümleler kuruyor, sözcüklere alışık olma-dığımız anlamlar yüklüyor, sanki Türkçeye içeriden bir muhalefet geliştiriyor. Sözde Türkçesine karıştırdığı Kürtçe sözcük ve cümlelerle (genellikle ayraç içinde Türkçesini de veriyor) birtakım okuru tedirgin ederken, hedef kitlesini ima etmekten çekinmiyor.
Haydar Oğur, ayrıca bir kolaj denemesine girişiyor yapıtlarında, adını anarak veya anmayarak ya da salt bir selam sarkıtarak birçok alıntıyı yediriyor yapıtlarına. Bili-nenden bilinmeyene, klasikten güncele birçok yapıta göndermeler, onlardan alıntılar yapıyor. Bunların çoğunda, yapıtlarından alıntılar yaptığı yazara bir ima var; bir bölümü ise okurun ferasetine bırakılıyor.
O diliyle de, sevgilileriyle de, yaşama ve geleceğe, sanata bakışıyla ve ideolojisiyle de... bir kozmopolit. (Kozmopolitliği, kentten "ora”ya bakışından seziliyor.) Haydar Oğur, geç zaman bir destan anlatıcısı. Türkiye gerçeğini korkusuzca dillendiren bir Avrasya, bir Ortaçağ, bir Yeniçağ trubaduru; Mezopotamya’nın bütün tarihini içsel-leştirmek arzusuyla kıvranan bir geç zaman İbrahim’i. Haydar Oğur, görmezden ge-lindikçe kendini var eden bir simurg. Daha iyi ve şaşırtıcı olanı, çıktığı acımasız, kıyıcı, yok edici, serap ve aldanmalarla dolu yolun henüz başında olması... Çünkü destan uzun, ömür kısa!
Kolay gelsin!
MUAMMER KARADAŞ
Coğrafya ile, o coğrafyanın üstünde yaşayan insan arasındaki bağ dramatik biçimde koşutluk göstermiyor mu? Bir Ortadoğu veya Güney Amerika yerlisi için de, bir İrlandalı için de, bir Basklı veya Mezopotamyalı için de, bir Balkanlı için de gözlenebilir bir durum değil mi bu? Masal, destan veya bunları her nedense hâlâ kapsamakta olan şiir bu tür coğrafyaya en yakışan anlatı türü bana kalırsa (Ama bana niye kalsın ki?!). Bu coğrafyalarda yaşayanlar, örneğin bir on dokuzuncu yüzyıl yaşantısı ve onun karşılığı olan romana evrilememiştir. Bu coğrafyalarda bale, opera, daha ileri giderek sinema ve dahası bilim, çölde suyla karşılaşmak gibi bir tansıktır.
Sözünü ettiğimiz coğrafya (Mezopotamya, Anadolu) hiç kuskusuz, andığımız öbür coğrafyalardan daha özgül özellikler taşıyor. Burası, neredeyse tarihin başladığı topraklar; ve bir zamanlar burada egemen ve “uygar" (kan ve can pahasına) mutlu(!) toplumlar yaşadı. Günümüz uygarlıklarının(!) tohumları işte burada atıldı; insan, burada “insan" oldu. Kimin ne bildiğinin, ne söylediğinin hiçbir önemi yok; Doğu, insanın da doğduğu yöndür, yerdir.
Birkaç uç tarihsel durumu (ki, sürrealizm kanımca bu uç duruma karşılık düşen son akımdır) görmezden gelirsek Batı, sanatın anası diyebileceğimiz "acı”dan kurtulmuştur. Yani Batı ve bir biçimde onun yaşantısını süren öbür coğrafya parçaları, sanata (ki sanat, insanla dizge, insanla varoluş, insanla insan arasındaki sorunsalla her şeyden çok ilgilidir) gereksinim duymayacak kadar iğreti bir düşgerçekçiliği yaşamaktadır (ki sanat, sanalda oluşmaz; varlığını hayatın damarlarından damıtır). Dahası, Batı'nın, geleneksel anlamda, insan sorunlarını içtenlikle çözmek isteyen bilimle de ilişkisini yavaşlattığı, koparmak üzere olduğu da ileri sürülebilir; zira bilim, insan sorunlarına ya da insanla doğa arasındaki sorunlara çözüm arama sanatıdır; yani, sanatla (özellikle edebiyatla) bilim kan kardeşidir (Bu kardeşlerin arasına dini ve felsefeyi de ekleyebiliriz sanırım.). Sanatın (özellikle şiirin) ömrünü doldurduğu bir ortamda bilimin var olduğunu söylemek, yalan söylemektir; en azından ham hayaldir. Oysa Batı'da, ahir zamanda "bilim" olarak ileri sürülenler daha çok, bir azınlık için diğer insanları kandırmanın bir yordamı gibi görünüyor. Yani bilim günü-müzde, ya uzayla ya (ve elbette en çok) savaşla ya da insanın (istatistikte eser derecede önem taşıyan “insan”ın, o müthiş azınlığın) ömrünü uzatmakla ilgileniyor; ki bunlar da verili gerçekil insanla alay etmekten başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, bilimsel sonuç olarak ileri sürülenlerin çoğu, bir betimlemeden ileri gitmiyor "Buluş" yok. Ya da, bilim deyince artık ilk akla gelen "buluş", bireyi daha çok tüketmeye yönlendirmenin bir aracı gibi görünüyor.
Bütün bu nedenlerle şiir, Doğu’nun sanatı olmayı sürdürüyor hâlâ. Çünkü şiir, deforme olmamış insan ve onun içtenliğinden doğar. Şiir, mekânik ve plastik olma-yanın, “sahici” olanın, doğayla barışık olanın sanatıdır. Yani güneş, insan, şiir Doğu’dan yükselmeyi sürdürüyor.
***
Uzun uzak yollardan geldiler, uzun yol yolcuları. Buradaydılar, vardılar, olamadılar. Onlara bakarak biz (biz “Türkler”), bu coğrafyada konuğuz hâlâ. Biz ve niceleri ne çok acı çektirdik onlara. Onlar ki, bu toprakların kadim sahibi kim bilir kaç bin yıldır. O ki hâlâ roman çağına erememiş, esatirlerde, mesellerde kalmış; her çocuğun şair olarak doğduğu, destanlarla, kahramanlık öyküleriyle büyüdüğü bir halk. Masal çağında olduklarını ileri süremesek bile, destan çağını henüz yaşadıklarını söyleyebiliriz rahatlıkla (Olağanla olağandışının iç içe geçtiği olaylar, mekânlar, kahramanlar çağı!). Taş Devri'nin, “insan" için çağımızdan daha yaşanır bir çağ olduğunu düşünen ben, onları küçümsüyor falan değilim.
Bir yirmi birinci yüzyıl halk ozanı sayabileceğimiz Haydar Oğur’un yapıtlarında bu, açıkça görülüyor. Elbette ve yazık ki, sazla söylenemez onun yazdıkları, zira o bir okuryazar. Yazdıklarında masumiyet yok bu anlamda. Bütün yazdıkları; türler üstü. Bu da onu geç zaman destan söyleyicisi kılıyor. Ben, onun yazdıklarına epik diyo-rum ısrarla; ama lirizmin coşkun suyunda yunmuş bir epik. Yiğitliğin, acının, korkunun, yenilginin, mitolojik göndermelerin, aşkın, ölümün (özellikle doğal olmayan ölümün, o yiğitlere, kahramanlara özgü ölümün, arkadan vurularak, intihar ederek, çatışarak, dağlardaki ölümün) ve annenin... izlek olarak seçildiği bir esatir. Haydar Oğur’un bütün yazdıkları (olasılıkla yazacakları da) bölünemez, bölünmesi olası olmayan tek bir anlatının parçaları; adına ister şiir desin, ister öykü, roman ya da destan. Elimizdeki dört kitabı (Sonsuzluk Öyküleri, Dersim Kaç Behzatça Yangındır, Yeşil Paprikalar Ülkesinde Doruklara Ağıtlar, Kireç Lahitler Üstünde) beni doğruluyor. Son kitabına (Kireç Lahitler Üstünde) bir tür adı yakıştıramaması, kendisinin de bunu sezdiğini düşündürüyor. O, bütün anlatılarında bir trajedinin izini sürüyor. Geçmişi (nine, dede ve dünde yaşamış efsanevi akrabaları kullanarak) güne bağlamaya çalışıyor. Günün temel sorununa. Mutlak yenilgiye. Yenilgi hem ulusal, hem siyasi (toplumsal) hem de kişisel onun anlatılarında. Durmaksızın düşlendiği, düşlenen için kavgaya girildiği, ama hepsinden de yenilgiyle dönüldüğü anlatılıyor. Çoğunca tekil örneklerden yola çıkılıyor, ancak sonuç değişmiyor: Yenilgi! Bu, genellikle, ölüm demek oluyor. Başlarda (ilk kitaplarda) yakın zaman kahramanları söz konusuyken, son yapıtlarda bu, bir destan anlatıcısına yaraşır biçimde genelleştirilip belirsizleştiriliyor. Özlemle anılan eski zaman motifleriyle örülmüş kahramanlar ve onların yaşadıkları hayat, çağın acımasız cangılında, bir serap gibi flulaştırılarak anlatılıyor. Burada, anlatılanlar da anlatı da yoğun biçimde silikleşiyor ve bir gecik-miş tarihin içinde eriyor. Yani açıkça bir bilge tavrı seçikleşiyor: O, artık anlattıklarının bir parçası, bir oyuncu değil (aslında bütün anlatılanlar onun başından geçiyor); ümmi bir anlatıcı, anlattıklarının çoğunu kendinden önceki anlatıcılardan (söz ustalarından) dinleyip bize yaşlı bir bilge gibi sakin sakin (kendi duygularını da katmaktan çekinmeden) anlatan çağdaş bir anlatıcı.
Coğrafya, Haydar Oğur’un temel sorunsalı. O adıyla sanıyla anarak, coğrafyayı mitolojik bir mekâna dönüştürüyor, kanın, kıyımın, acının eksik olmadığı; ama yine de özlenen, düşlenen, hayıflanarak anılan bir Yeni Atlantis, İda Dağı, vaat edilen ülke, Ütopya... Bu coğrafyada, at üstünde uzaklardan gelen bilge yabancılar, gün görmüş yaşlı akrabalar, Meryem Ana gibi betimlenen anneler, tuhaf, egzotik hayvanlar (kuş-lar, yılanlar, kurtlar, geyikler...) yüce dağ dorukları, zorda kalan insanı saklayan ağaç kovukları, mağaralar, çocuk gözüyle dipsiz göller... vardır. Masalların ve destanların vazgeçilmez motiflerinden kötüler de en az iyiler kadar rol üstleniyor onun coğrafyasında: şahmaranlar, jandarmalar, askerler, devlet, kan davası güdenler...
Onun bütün anlatılarında coğrafya başrolü oynuyor: 'Yağmalanmış harita". Ama coğrafya kadar, bu coğrafyanın acımasızlığı ve coğrafyadaki sertlik ve yabanıllık da okuyana bir şey, önemli bir şey söylüyor: kar, sis, uçurum, yılanlar, kurtlar, dağlar, tepeler, uçurumlar, dikenler, delirmiş gibi coşkun akan sular, kayalar, geçit vermeyen sık ağaçlar... Dedik ya, coğrafya Ortaçağ coğrafyası: Aşiret reisleri (küçük derebeyleri), söylence kişileri, uzaklardan gelen bilge yabancılar, sanki binlerce ya-şındaki nineler ve kötüler bu coğrafyada geniş zamanın, görülen ve duyulan geç-miş zamanın hikâyesi biçiminde at koşturur. Bu coğrafyada kıyım, katl öyle olağandır ki, yaşamın bütünleyicisi, vazgeçilmez bir öğesidir. Sanki bu coğrafyanın insanları için başka türlü bir yaşam olmamıştır ve öngörülemez, Bu halk (Haydar Oğur’un bize tanıttığı halk), sanki asla başka türlü var olamaz; bu onun yazgısı ve var olma biçimidir.
Haydar Oğur, diliyle de sıradan bir Türk okurunu tedirgin ediyor, birçok nedenle: Alışılmış cümle kalıplarını kırıyor, bozuk cümleler kuruyor, sözcüklere alışık olma-dığımız anlamlar yüklüyor, sanki Türkçeye içeriden bir muhalefet geliştiriyor. Sözde Türkçesine karıştırdığı Kürtçe sözcük ve cümlelerle (genellikle ayraç içinde Türkçesini de veriyor) birtakım okuru tedirgin ederken, hedef kitlesini ima etmekten çekinmiyor.
Haydar Oğur, ayrıca bir kolaj denemesine girişiyor yapıtlarında, adını anarak veya anmayarak ya da salt bir selam sarkıtarak birçok alıntıyı yediriyor yapıtlarına. Bili-nenden bilinmeyene, klasikten güncele birçok yapıta göndermeler, onlardan alıntılar yapıyor. Bunların çoğunda, yapıtlarından alıntılar yaptığı yazara bir ima var; bir bölümü ise okurun ferasetine bırakılıyor.
O diliyle de, sevgilileriyle de, yaşama ve geleceğe, sanata bakışıyla ve ideolojisiyle de... bir kozmopolit. (Kozmopolitliği, kentten "ora”ya bakışından seziliyor.) Haydar Oğur, geç zaman bir destan anlatıcısı. Türkiye gerçeğini korkusuzca dillendiren bir Avrasya, bir Ortaçağ, bir Yeniçağ trubaduru; Mezopotamya’nın bütün tarihini içsel-leştirmek arzusuyla kıvranan bir geç zaman İbrahim’i. Haydar Oğur, görmezden ge-lindikçe kendini var eden bir simurg. Daha iyi ve şaşırtıcı olanı, çıktığı acımasız, kıyıcı, yok edici, serap ve aldanmalarla dolu yolun henüz başında olması... Çünkü destan uzun, ömür kısa!
Kolay gelsin!
MUAMMER KARADAŞ

Yorumlar
Yorum Gönder